This post is also available in: Français (French) English العربية (Arabic)
Modern toplumlarda kadına dayatılan erkek egemen güzellik anlayışı var. Bu durum güzelliğin yeniden yapılandırılması sonucunu doğururken, “kusursuz beden” algısı cerrahi operasyonlara yönlendiriyor. İdeal güzellik nedir?
“İdeal güzellik” tarihsel bir illüzyon. Tarihe baktığımızda bu idealin sürekli değiştiğini görürüz. Bir dönem doğurganlığı simgeleyen iri bedenler makbulken, daha sonra kırılganlık öne çıkıyor ve bugün yine zayıflığın ve inceliğin estetize edildiği bir dönemdeyiz.
İdeal güzelliği belirleyen o kolektif akıl, tamamen eril kodlardan besleniyor. Kadın bedenini bir “seyirlik nesne” ve “haz makinesi” olarak konumlandırıyor. Modern kapitalizm ise bu eril bakışı, devasa bir kazanç kapısına dönüştürdü. Bugün bedenin genç kalması, zinde ve güzel olması ya da daha net bir ifade ile popüler beğeni standardı içinde olması sürecinin her aşaması kapitalist birikimin parçası. Kocaman bir endüstriden bahsediyoruz.
Bugünün dünyası her anı, minimal (telefon) ve makro ekranlar ile senin için bir gösteriye dönüştürüyor. Hiç bu kadar kendimizi izlememiştik! Her yerde ayna ya da kamera… Dolayısıyla bu gösteri zamansız ve senden sürekli başrolde olmanı, beğenilmeni bekliyor. Bu yüzden en çok kullanılan cümle “en iyi halinle ol”.
Çalışma hayatı da giderek bu mantık üzerine kuruluyor. Rekabete dayalı ilişkiler, genç kalmayı ve iyi görünmeyi görünmez bir zorunluluğa dönüştürüyor. Böylece beden yalnızca kişisel bir varoluş alanı olmaktan çıkıp sosyal ve ekonomik bir sermaye hâline geliyor. Tam da bu yüzden ideal güzellik meselesi yalnızca estetik bir tartışma değil iktidar, ekonomi ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin kesiştiği bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
Tüm bu algıların karşısında bir de “yaş alma” gerçekliği var. Türkiye’de kadın olarak yaşlanmak; Yaşlılık, güzellik standartları açısından kadınların kırılganlığını ve cinsiyet eşitsizliklerini neden daha da vurguluyor?
Bu çok derin bir yara aslında. Önce yaşlanmanın kendisini konuşmalı ve sonra yaşlılığın feminizasyonu üzerine…
Yaş almak biyolojik bir gerçeklik ama yaşlılık dediğimiz şey yalnızca biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal kurgu. Özellikle kadınlar söz konusu olduğunda yaşlılık, beden üzerinden kurulan değer rejiminin en sert yüzüyle karşılaşıyor. Çünkü kadın bedeni modern toplumda uzun zamandır gençlik, çekicilik ve üretkenlik üzerinden tanımlanıyor. Bu üçü zayıfladığında, kadın da görünmezleşmeye başlıyor. Tam da bu yüzden yaşlanma kadınlar için yalnızca fiziksel bir değişimi ifade etmiyor aynı zamanda sosyal statünün hatta değer atfının dönüşmesi anlamına geliyor. Erkekler çoğu zaman yaş aldıkça “karizmatik”, “deneyimli” ya da “olgun” olarak tanımlanırken, kadınlar için yaş almak çoğu zaman “kayıp” üzerinden okunuyor.
Burada “yaşlılığın feminizasyonu” dediğimiz olgu devreye giriyor. Kadınlar daha uzun yaşıyor ama aynı zamanda daha yoksul, daha güvencesiz ve daha yalnız yaşlanıyorlar. Çalışma hayatındaki eşitsizlikler, bakım yükünün büyük ölçüde kadınların omuzlarına bırakılması ve ekonomik bağımsızlık, yaşlılıkta kadınların kırılganlığını daha da derinleştiriyor.
Güzellik standartları ise bu kırılganlığı daha görünür kılıyor. Çünkü yaşlanan kadın bedenine toplum çoğu zaman sabırla değil, düzeltme ve gizleme beklentisiyle bakıyor. Saç boyası, botoks, dolgu, lifting, longivity… Yaşın izlerini silmek neredeyse bir zorunluluk gibi sunuluyor. Sanki yaş almak bir hayat deneyimi değil de düzeltilmesi gereken bir hata gibi. Yaşlanan kadın, toplumsal alandaki yerini koruyabilmek için anti-aging ürünlerine veya estetik operasyonlara yönlendiriliyor. Araştırmalarımızda gördük ki, 40-44 yaş grubundaki kadınlarda “sağlıklı olmak” motivasyonu yüksek görünse de, “zayıf bedenle daha mutlu ve bakımlı hissetme” arzusu hala çok baskın (%48). Çünkü oyunda kalmak bunu gerektiriyor. Zaten eşitsiz olan sistem, yaşlanma söz konusu olunca çoklu bir ayrımcılık konusu oluyor. Sadece kadın değil yaşlı bir kadın olmak.
Popüler kimlikler de bunu perçinliyor. Ne kadar genç göründüklerini ispat etme gayretine sürüklüyor.
Yaşı ilerleyen kadınlarla ilgili belirli klişeler var. Toplumun yaşı ilerleyen kadınlara bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu klişelerin asıl nedenleri sizce nedir?
Bu meseleyi sadece bir “yaklaşım farkı” olarak değil, sistematik bir “disiplin aracı” olarak okumak gerekiyor. Toplumun yaşı ilerleyen kadına bakışı, aslında kadını her yaş evresinde belli bir kalıba sığdırma ve denetleme çabasının bir uzantısı. Kadın, sistemin ona biçtiği yeniden üretim rolünden uzaklaştığında, toplum onu hızla başka bir şablona oturtmaya çalışıyor.
Toplumda yaşı ilerleyen kadın için üretilen birçok klişe var. Birincisi, “ununu elemiş, eleğini asmış, sadece bakım veren büyükanne” ya da “menopozlu, huysuz, eksilmiş kadın.” Bu klişeler kadını, kamusal alandan ve kendi arzularından koparıp tekrar ev içine yani sadece “bakım emeği” (torun bakmak, aile düzenini korumak) veren bir figüre indirgiyor.
Aslında yaşlanmak kadın için hayat tecrübesiyle, ekonomik birikimiyle en güçlü olduğu dönem olabilir. Kendi kararlarını veren, “onay” a eskisi kadar ihtiyaç duymayan bu güçlü hal, aynı zaman da tehdit de olarak da algılanabiliyor.
Bir yazınızda “Hayat hiçbir zaman kadınlar için adil olmadı. Ancak menopoz, kadınlık deneyiminin belki de en yalnız ve en az konuşulan eşiklerinden biri” diyorsunuz, menopozun kadın sağlığı açısından etkileri, sonuçları…birçok yönüyle konuşulmuyor. Ancak menopoza girmiş bir kadın için yine aynı toplumsal klişeleri görüyoruz.
Sosyal ve cinsel yaşamları hakkındaki ön yargılar hakkında neler söylemek istersiniz?
Hayat hiçbir zaman kadınlar için tam anlamıyla adil olmadı. Menopoz ise bu eşitsizliğin en sessiz eşiklerinden biri. Çünkü menopoz yalnızca biyolojik bir süreç değil kadın bedenine yüklenen anlamların yeniden üretildiği bir dönem. İlginç olan şu kadın gençken beden üzerinden yoğun bir denetime maruz kalıyor; her hareketiyle işaret ediliyor. Yaş aldığında ise bu kez görünmezleşmeyle karşı karşıya kalıyor.
Menopoza girmiş kadınlarla ilgili sosyal ve cinsel yaşama dair önyargılar tam da bu görünmezleştirme mekanizmasının bir parçası. Kadının cinselliğini hiç konuşmuyorum bile. Zira, bırakın ileri yaşları genç bir kadının cinselliği ve hazzı da çoğu zaman denetlenmesi, sınırlandırılması gereken bir alan olarak görülüyor. Çünkü sistemin kadın bedeninden beklediği öncelikli fonksiyon doğurganlık yani yeniden üretim. Beden, Foucault’nun belirttiği gibi iktidarın üzerinde tasarruf sağladığı bir alan. Kadın yaşlandığında ise sistemin taleplerinin dışına çıkıyor.
Toplumda hâlâ güçlü olan düşünce, menopozla birlikte kadınlığın da, arzunun da, kadın bedeninin toplumsal değerinin de sona erdiği düşüncesi. Sanki kadınlık yalnızca doğurganlıkla tanımlanıyormuş gibi. Oysa gerçek hayat bunun tam tersini gösteriyor. Kadınların sosyal hayatları, üretkenlikleri, düşünsel ve duygusal dünyaları menopozla birlikte ortadan kalkmıyor. Hatta pek çok kadın için bu dönem, yaşamın başka bir evresine geçiş anlamına geliyor. Örneğin dil bunun çok önemli sembolleştirme aracı. Japonca’da menopoz yerine kullanılan kelime olan “könenki” bitişi ifade etmez yeni bir dönemi anlatır. Kadının kendini daha çok önemsemesi ve daha çok kendi için bir şeyler yaparak sağlıklı huzurlu bir dönem geçirebileceğine vurgu yapıyorlar.
Bugün replasman tedavileri menopozun yarattığı sıcak basma, uykusuzluk, yorgunluk, kaygı bozukluğu, beyin sisi gibi etkilerin yanı sıra cinsel arzunun azalmasına da sebep olabiliyor. Özellikle bu etkilere karşı çok az oranda testosteron takviyesinin azalmış cinsel istek bozukluğu (Hipoaktif cinsel fonksiyon bozukluğu) olan menopoz sonrası kadınlar için cinsel istek ve kaliteyi artırmada etkili olduğu ve cinsel istek, uyarılma, orgazm, hazzın artması ile cinsiyetle ilgili kaygı ve sıkıntıları iyileştirdiğini konuşuyoruz. Hormon replasman tedavisi (HRT), vücudun doğal olarak üretemediği veya üretiminin biyolojik süreçler nedeniyle ciddi şekilde azaldığı temel hormonların sentetik veya biyolojik olarak özdeş formlarla dışarıdan takviye edilmesi esasına dayanan kapsamlı bir tıbbi uygulama olarak tarif edilebilir. Ancak burada önemli olan bu tedaviye kimler ulaşabiliyor? Menopoz hakkındaki bilgilerin güncellenmediği bir dönemde sınırlı sayıda kadın kendi bedenine destek sunabiliyor.
Sonuç olarak aslında sorun menopozun kendisinde değil, menopozun etrafında kurulan sessizlikte ve klişelerde. O yüzden menopozu daha çok konuşabilmek gerekiyor. Hatta daha yüksek sesle. Ancak kadınlık piramidi bile menopozu dışlarken birçok kadın çoğu zaman yalnız başetmek zorunda kalıyor.
Menopozu yalnızca bireysel bir sağlık meselesi olarak görmek eksik bir bakış olur. Son günlerde en çok tıp alanından konuşuyor. Elbette bu çok önemli. Dilerim çok daha fazla jinekolog bu bakış açısına sahip olur. Öte yandan menopoz aynı zamanda sosyal politika, çalışma hayatı ve toplumsal cinsiyet eşitliğiyle doğrudan ilgili bir konu. Çünkü kadınlar hayatlarının yaklaşık üçte birini menopoz sonrasında geçiriyor. Önemli bir sürecinde hem hane içinde hem hane dışında aktif çalışıyorlar. Buna rağmen işyerlerinde, sağlık sisteminde ve kamusal tartışmalarda bu döneme dair yeterli bilgi, destek ve politika neredeyse yok.
Bu sessizlik kadınların deneyimini daha da yalnızlaştırıyor. Oysa menopozu konuşmak yalnızca bir sağlık başlığını görünür kılmak değil aynı zamanda yaş, beden ve kadınlık üzerine kurulu kalıpları sorgulamak anlamına geliyor.